Zıplayarak koşuyorum ıssız sokaklarda, yerler ışıl ışıl. Param yok, varlık içinde yokluk çekiyorum. Açım, mutluyum çünkü sırayla dizilmiş prada, louis vuitton, dior, chanel tarzı mağazaların tasarım elbiselerinin yanından geçerken biliyorum ki bu sokaklar benim. Dilini bile konuşamadığım sokaklarla iyi anlaşıyoruz. Scooterla gezen takım elbiseli baylarla da. Ben mavi yeşil renklerin yoğunlukta olduğu bir dünyada yaşıyorum.
Ve yanımda bir kız var. Bütün bu yaptıklarımı beraber yaşarken, gecenin bir yarısı çimlerde ve kaldırım kenarlarında uzanıp birbirimize saçmalarken ve dilediğimiz kadar şımarırken müzik hiç bitmiyor. Çünkü önce, her gün her hafta her yıl, saniye saniye çektiğimiz sıkıntıyı paylaşabilmek bize yetiyor. İlk başta anlamadıklarımızı beraber anlamıyoruz: anlamış oluyoruz. Sonra sorumsuzluklarımızı beraber yerine getirmeyip sorumlu insanlar oluyoruz. “Dün de hiç bir şey yapmadım” bizim için bir “Kımıldamazlar” versiyonu oluyor, hayatımızın yamuk bir yansıması bu; sirkte gibiyiz, güldüren aynalara poz veriyoruz ve bütün seyirciler bize gülüyor. Ya da biz öyle sanıyoruz.
Gün saymak önce cehennemken artık birbirimizin tutsağı olduğumuz bambaşka bir boyutta, beraber tırnak kemiren farelere dönüşüyoruz. Mesela ben sana yapışıyorum bırakmıyorum. Ama bir noktada, ki bu nokta hiç de boş olmayan, hele hiç parlamayan sokaklarda oradan oraya defter/cüzdan mı savurmaktır bilemem, bir gün geliyor ve kaynaktan sessizce ama coşkuyla akan su ilerliyor aşağı doğru, nehir oluyor. Akıntıya kendimizi bırakıyoruz. Rollercoaster misali.
Yüzmeyi biliyor musun?
Zen Dog.